Yazmak;
Uzun zamandır yapmak istediğim ama belki de en fazla cesaret edemediğim bir şey vardı.
O da kalemi elime alıp ve bu deftere istediğim her şeyi yazmaktı. Sevinçlerimi, acılarımı, eksikliklerimi, paylaşımlarımı, arkadaşlıklarımı, yitirdiğim yoldaşlarımı ve kazandığım değerleri; yaratılan ve beni oluşturan dünya kadar şeyi. Birçok şeyde cesur olduğum söylense de bu konuda aynı cesarete sahip değilim. Yine de uzun zamandır yapmam gerekeni yapıp adım attım hayata geçirmek için. Nereden ve nasıl başlayacağımı bilmesem de niçin yazdığımı biliyorum. Ve bu beni yazmaya sevk ediyor. Yıllar önce daha küçük bir çocukken yapmam gereken ama kıramadığım yargılar ve korkular yüzünden yazamadığım birçok şeyi yazmak istiyorum. Çünkü yazmamanın acısını derinden hissettim. Yazdığım zamanlarda hafiflediğimi hissettiğim çok olmuştur. Ve bir kalem, kağıt ya da defter aracılığıyla kendimle monolog yapma ihtiyacını hep hissettim. Hele ki çatışmalar sonrası ve savaş sonrası… Yoğun yaşanan pratikler sonrası ve özgürleştiğimi hissettiğim yaşam anları sonrası… O yüzden herhangi bir korku ve ayıba yer vermeden yüreğimden geldiği gibi yazmak istiyorum. Belki de bu konuda Sara arkadaşı örnek almam gerekir. Onun kitabını okuduğumda "nasıl bir cesarettir bu" deyip durmuştum.
Beni, Heval Sara’ya çeken şey ne olursa olsun kavga etmesi ve her şeyi göze alarak doğruları savunmasıydı. Kavga vermesiydi. Kıyıya köşeye kendini çekmeden kavga vermesiydi. Ve tabii Önderliğe olan bağlılığı, her anlamda önderliğe olan bağlılığı ve devrimci duruşu bende adeta hayranlık derecesinde bir aşk doğuruyor ona karşı. Kendimi sorunlar, anlayışlar karşısında kıyıya her verdiğimde utandım ve o utanç beni hep kavgaya sevk etti. Bugün de yazma aşkının böylesi bir anlam arayışı ile başladığını söyleyebilirim.
Kendimle ilgili çok fazla yazacağım şey yok aslında ama yazarak ölümsüzleştireceğime inandığım anılar, arkadaşlıklar var. Anlatacak ve anlattıkça hafifleyecek olan çelişkiler, kavgalar, acılar var. "Sevgi paylaşınca çoğalır, acı da paylaşınca azalır" derler yaşam ustaları. Bunlar özgürleştirilmesi gereken duygular iken bunları kendime saklamam ve yazmamakta diretmem devrimciliğime sığmazdı. Ki bunu aşmak zordur ama zaten devrimcilik zoru başarmak ve aşmaktır. Yazdıkça zaman tüneline gireceğimi hisseder gibiyim. Çünkü her şey birbiriyle bağlantılı ve hiçbir şey birbirinden kopuk değildir. Bu en çok insanlar için böyledir, ilişkiler için böyledir ve doğa için tabii ki. Okyanuslar, dağlar, denizler, ağaçlar, kelebekler ve her şey için.
Misal, okyanuslarda bir bütünlük olduğunu görmek mümkündür. Okyanusta tüm yaşam su molekülleriyle etkileşim ve iletişim halindedir. Bunu küçükken fark etmedim ama büyüdükçe daha çok fark ettim. Avrupa’dan bu dağlara gelmek de bununla bağlantılı. O kirli ve kokuşmuş bir sistemden kopup ciğerlerine temiz bir oksijen almaya dağlara geliyorsun. Çok küçükken Ağrı’dan göç edip Avrupa’ya geldiğim için özümü unutacak değildim. Eninde sonunda bir şekilde bu halkın haklı davasıyla ilişkileniyorsun çünkü aynı ulustan, aynı dilden, aynı duygudan, aynı yürekten gelen bir halkın evladısın. Önderliğin okyanus olup bizlerin de bu okyanusta damla olarak ifadelendirilmesinin sırrı da burada yatıyordur bence. Yani bir su dalgası ya da damlası okyanustan evrenin tüm boyutlarına dağılsa da hep bir etkileşim halindedir. Bu diyalektik oluşum böyledir. Her şey muazzam iç içe ve bağlantı halinde. Ve bu bütünlük andaki oluşumu da etkiliyor. Yazma istemi de buradan geliyor.
Yaşadıklarının yazma isteğiyle olan bağı büyüktür. Yaşamda her şeyin o okyanus etrafında gelişmesi ve birbirini etkilemesiyle... Böylelikle biz evrenden sadece birer damla ya da su dalgası oluveririz. Böylelikle yaşadığımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi, değerleri, iyiliği, güzelliği yazarak su damlacığını büyütür ve okyanusa akıp, okyanusun akışına hız verirsin ve anlam katarsın. Ve yaşadığım yaşamda yaşanılan yüzlerce güzelliği ölümsüzleştirmek adına ve hepsini okyanusun akışına bırakıp evrende dağılmasını istiyorum. Böylelikle deftere yazılan en güzel yazılar ve tertemiz duygular evrene dağılsın ki iyilik yayılsın ve biraz da Apoculuk bulaşsın tüm evrene…
Savaşa Gidiş
Yaklaşık iki buçuk yıldır bulunduğum Zap alanından ayrılıyorum. Dile kolay, iki buçuk yıl. Belki başkası için çok uzun bir zaman dilimi; oysa bir yerde çok emek verdiyseniz, mutluysanız ve sevinç doluyorsa yüreğinize, orada zamanın göreceliği kuralı işliyor galiba. O yüzden çok çabuk geçti. İçimi bir burukluk sardı. Zap’tan elimi çekemiyorum. Ama Zap ve Zap gibi güzel alanlarımızı korumak için savaşıyoruz. Şimdi savaşa gitmek üzere bekliyoruz. Çıkarken bu sözler hep kafamda. Bir gidiyor bir geliyor, bir ileri bir geri hesabı gibi. Savaşa gidiyorum doğru ama ölmeye değil, öldürmeye de değil. Yaşamaya, daha fazla yaşatmaya. Savaş mevzilerine giden biri için bu sözler romantik veyahut edebiyatvari gelebilir oysaki hakikat bu. Ve esas biz savaşçıların yapmak istediği budur: Yaşamak ve yaşatmak! Sadece kendimiz için değil. İstesek de istemesek de yaşanacak başka bir dünya şimdilik yok; onurlu ve erdemli bir dünya yok şimdilik ve bunların yaşanacağı başka bir yer ve dünya yok. Ki bunu yaratmaya gidiyoruz. Bu savaş bundandır.
Gidenlerin ardından söylenen türküler, söylenen sözler, şiirler ve daha yüreğimizi delip geçen birçok şey. Her şey müthiş gerçek ve yalın; işte işin sırrı da burada yatıyor. İşin gizi bu. Bu kadar yoğun kendini dayatan gerçekliğin içinde hakikati bulmak ve fark etmek müthiş zor. Ama yapabileceğimize olan inanç bunu bize yaptırıyor. Duygulardan taviz vermeden, ölümün ötesine geçebilmek. Hâlâ bu sırrın peşindeyim işte. Ya da acaba bu bir sır mıdır?
Her şeye sahip olma kötü bir duygu gibi, hatta virüs gibi. Kendi olmaktan çıkaran, kendine yabancılaştıran, çirkinleştiren, insani tüm yönleri sorgulatan bir şey. Her şeye sahip olma duygusu insani sorgulamalardan muaf tutabiliyor; her şeye sahip olmanın sorgulama gücünü daha da azalttığına inanıyorum. Önderlik diyor ya; "Bilme anında oluşuyorsun." Bilme oluştuğunda tüm hücrelerine kadar alçaklık ve yücelikleriyle o anı hissettiğinde oluyorsun. Bu, bilmenin yakıcılığını aştığında ise oluşmaya başlıyorsun. Savaşın yakıcılığını da, çirkinleştirici yönünü de sonradan defalarca kez anladım ve hissettim. Özgürlük için verilmeyen her savaş çirkinleştiriyordu. Ancak özgürlük uğruna verilen savaş, insanı ve insanoğlunu yani kadını ve erkeği güzelleştiriyordu.
Büyük bir heyecan var ve biraz da bir oyun oynuyormuşçasına savaşın göğüs göğüse sürdüğü, her an düşmanla temasta olduğumuz alana geçiyoruz. Karanlığın çökmesine az kaldı ve yola çıkacağız. Bazı anlar var ki zamanın oluşum hızını açığa çıkarır. Bu kesinlikle abartı değil. Bazen bir saat ya da bazen bir an sana bir ömür gibi gelir; bir yıl gibi, bir ay kadar uzun gelir. Bir gece koca bir gün gibi ya da bir gün koca bir gece gibi geçmek bilmez ve uzun gelir. Özellikle karanlık olmasını istemediğim anlarda bu duyguyu hissediyorum. O bir saat içerisindeki düşünce yoğunluğu ve duygu yoğunluğu, derinlik ve iç içelik neredeyse bir yılda yakalanmaz.
Şimdi savaşa gideceğim, tıpkı daha önce gittiğim birçok savaş anı gibi. Birçok anı geliyor aklıma ve sonra teker teker hepsini yazdığımı hatırlıyorum. Şimdiki gibi bir duyguyla ayağa kalkmıştım. Onlara olan borcumu, gönül borcumu yerine getirmek için yazmalıydım ve yazacaktım da. Ve hepsini yazmalıyım kararına önceden varmıştım.
Artık tarih atmadan yazmaya başladım. Düşünülen, hissedilen ve yaşanılanları bir tarihe sığdırmak istemeden yazmak istiyorum ve bir tarihe sığdırmayacağım. Çünkü tüm tarihlerde anlamlı olması, tüm tarihlerde güncelliğini korusun diye. Kollarımı açıp dağlara bakıyorum; içinde olduğumuz savaşa, yaşadığımız şu tanımlanamayan yaşama odaklanıyorum ve içimden; “Burası işte tam da burası, her şeyin merkezi,” diyorum kendime.
Ölüm yaşamın reddi değildi o an,
O anki ölmek zamanıydı.
Yeri gelmişken ölmemek yaşamın reddiydi aslında.
Çirkinlikleri bitirmenin zamanıydı.
Ruhu bedenden kurtarmak,
Bedene vurulan teslimiyet zincirlerinin yerle bir edilmesiydi.
Yürekte yanan ateşin bedenle dansa tutuşmasıydı.
Kemal’in, Hayri’nin, Mazlum’un, Ali’nin, Akif’in, Dörtlerin ve daha nice Pirlerin kıvılcımları,
Bu ateşin, zaman sırrında hakikatle buluştuğu andı.
Tıpkı Sara’nın hakikatle buluşma zamanı gibi…
Şiir: Şehit SARYA CUDİ


