Berbihiv Amed

Her zaman gelen bahar; baharın canlanma ve canlılık ruhunu doğadaki tüm canlılara taşıyan Mart ayı ve ardından gelen Nisan, Mayıs ayları, geçmiş tarihlerden günümüze direniş ve mücadele günleri ve ayları olmuşlardır.

Apocu özgürlük hareketi ve bu hareketin öncü dinamiği olan kadın hareketi için önemini ve direniş geleneğini bir hafıza olarak korumuştur. Bahar ayları, toplumun özgürlük ve demokrasi ihtiyacı için tüm kesimleri etkileyen ve birbiri içine geçen taleplerin rengine bürünür. Direniş ruhunu oluşturan ve sosyalist yaşamın değerlerini talep eden serhıldanlar, her üç ayın tarihsel geleneğinden gelen bir toplumsal hafızayı taşımaktadır. Bu bağlamıyla halkların yakın tarihinde de büyük bedeller verilerek kutlamalara dönüşen sembol günler; bahar zamanlarında kadına bürünür, toplum olur ve mücadeleyi örgütler.

Mart ayının özgür yaşam talebinin, önce kadınlar tarafından Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanması; toplumun öncüsü olan ve toplumun özgürlük ölçüsünü belirleyen kadınların direnişi olur. Özgürlük bayramı olan Newroz, Newrozlaşan bir halkın bilincini, yani özgür yaşam bilincinin zirvesini açığa çıkarır. Bilinç; yaşam nedir ve nasıl yaşanmalı arayışını geliştiren bir kavrayışı ve arayışı uyandırır. Bu uyanan bilinç, bir özgür yaşama doğuştur. Bu bilinçle 4 Nisan'ı karşılama; artık kendini bilen, kavrayan insan ve toplum olmanın yaşam felsefesi olmaktır. Yaşam, anlam arayışıyla varlığını devam ettirir. Anlam; yaşamın emekle yoğrulması, yaratılması ve özgür yaşamdan kopuk olmadığını her yönüyle kavramaktır. Bu yüzden emek mücadelesi; özgür yaşam mücadelesi ve anlamlı yaşam mücadelesidir. Emeğin, yani kutsalın 1 Mayıs Dünya Emekçi Günü olarak kutlanması belki yakın bir tarihin toplumsal hafızası olarak görülebilir ama emek, yaşam ve emeğin kutlanması toplumsal bir geçmiş hafızadır.

8 Mart, Newroz ve doğuş günümüz olan 4 Nisan'ı, bahar aylarını halkımızla birlikte farklı mekanlarda büyük, görkemli coşkuyla kutlarken; bir o kadar da özgürlüğü ve özgürlüğün bedelini bilen bir bilinçle karşıladık. Bu bilinç, özgür önderlikle özgür yaşam bilinciydi. Şimdi yeni bir bahar ayına girerken; emeğin sömürüsünün görünürlük kazandığı ve büyük bedellerle kazanılan işçi ve emekçinin bayramı olan 1 Mayıs Emekçi Bayramı'nı karşılıyoruz. Emeğin özgür yaşamla bağını en fazla deneyimleyen ve bilen Apocu özgürlük hareketinin her bir ferdi olarak bizler; emeğin anlamlı yaşam olduğunu, anlamlı yaşam amacının özgür yaşam olduğunu elli yıllık yaşam deneyiminin yaşanmışlığından biliyoruz. Önderliğin sosyalist yaşam felsefesi ve paradigmasının yeni bir paradigma olması; insanlığın yaşamına ve ilişki tarzına etki eden, onu değiştiren tarihsel analiz derinliği, bilimsel gücü ve kendine güveni, insan olmakta ısrarın cesaretinden gelmektedir.

Hiç kimsenin cesaret edemediği ve üzerine eğilmediği temel sorun olan kadın ve cins sorunu, kadın ve aile sorunu, kadın ve emek sorunu, kadın ve üretim değeri gibi temel sorunsalların tarihsel toplumun ilk çelişkisi olarak tespiti; kast sisteminin egemen erkek zihniyeti ve çıkarına dayalı tarih akışını değiştirme temeline yönelmiştir. Bu temelde önderliğin geliştirdiği sistemin özgün olması tartışma götürmemekle birlikte; yetiştirdiği ve eğittiği kadroların yaşam tarzında oluşturduğu demokratik modernite, yeni bir toplum modeli olabilmektedir. Sosyalist bir birey olmayı kendi örgütsel yaşantısında uygulayanlar olarak; yılların örgütlü yaşam tecrübesi, teori ve pratik deneyimi, komünal ve kolektif yaşam tecrübesini toplumun tüm boyutlarında yaşamsallaştırmaktan çekinmemeliyiz.

Neden bunu belirtiyorum? Toplum yaşamının tüm boyutlarında demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmaya ve onun modernitesine; özellikle toplumun maddi bir yoksulluk ve manevi bir yoksunluk yaşadığı bu zamanlarda, kadının tarihsel yaşam misyonuna daha fazla ihtiyaç vardır. Toplumsal inşa boyutlarında yürütülen demokratik inşa çalışmalarının azımsanmayacak etkileri özgürlük bilincinde gelişse de önderliğin yaşam felsefesini pratik ve söylemlerimizde istenilen düzeyde uygulayamadık. Kendi tarihimize ve günümüzün elli yıllık deneyiminin yarattığı bilincin anlam düzeyiyle baktığımızda; egemenlik alanına dönüşen tüm kurumların, başta aile kurumu vb. dar ilişki tarzına dayalı formlar ve boyutlar, kadın emeğini ve emeğe dayalı üretim gücünü ve bilincini çarpıtarak sermaye birikim alanına dönüştürmüştür.

Yaşamı örgütleyen ve tanzim eden ortak değerler; maddi ihtiyaçların yeterliliğine dayalı tüketici değerler değil, yaşamın kutsallığına dayalı ahlaki-politik değerler olmalıdır. Apocu felsefenin kendine has bir yaşam tarzı ve ilişki biçimi olduğu için bu yaşam tarzının geliştirdiği toplumsallık; üretime dayalı emeğin, gelişime dayalı ilişkinin, doğayla örülü yaşam bilincinin, canlı yaşam sevgisinin, özgür yaşamın ölçüsü olan kabul ve retlerin ve mekanik olmayan yaşamın eleştiri-özeleştiri mekanizmasının toplumun tüm kesimleriyle paylaşılmasından ve uygulanmasından çekinmeyelim. Kendi örgütlü yaşam tarzımızı ve ilişkilenme biçimini; "Nasıl yaşamalı?" ve "Nasıl savaşmalı?" sorularına verilen cevapların arayışında bulduk. Özgür yaşanabilir mi sorgulamalarına verilen cevapların büyük emeğiyle buralara geldik. Ve nihayetinde verili erkek egemen zihniyet kişiliklerimizi etkilediğinden, kendimizi her gün yeniden oluşturmak ve yapılandırmak zorunda olmamız belirleyici olmaktadır. İnsanın soruları, arayışları ve elinden alınmış ekonomi sorunları var. İnsanlığın bin yıllardır verdiği yaşam değerlerine sahip çıkmak 1 Mayıs direniş ruhunu güçlendirmiş, kadın sahiplenmesiyle kapsamı derinleşmiş olacaktır.

Kapitalist sermayenin burjuva liberalizmi; sanayi devrimi ile gelişen teknikle fabrikalaşmanın ve bu anlamıyla toplumun refah ve özgürlükler kazanacağı söylemlerinin dayanağıdır. İşçinin sermayesinin emeği olduğu, patronun sermayesinin ise iş imkânı oluşturmasından hareketle, "işçi ve patron birlikte kazanacaktır" söylemi geliştirilmiştir. Bir taraf bunun güzellemesini kendi ideolojik çıkarına dayalı toplumsal ilişki biçimini yaratarak kurarken; bir diğer taraf ise işçiye iş sağlayan patronla işçi arasındaki emeğin gelir dağılımına dayalı paylaşım adaletsizliğinin yaratacağı bilinçlenmeyle işçide örgütlenme sağlayacağı yönünde tespitler yapmıştır. Gelir adaletsizliğinin ortadan kalkmasıyla toplumun özgürlük, eşitlik ve adalet sorunları ekonomik kalkınmayla demokratikleşecekti. Bu teorilerin hepsi toplumun sorunlarına pozitif bilim yöntemiyle bakılmasıyla gelişmiştir.

Diyalektik materyalizm her ne kadar ayakları üzerine oturtulmuş olsa da bilimsel teori çözümlemelerini; artı ürün ve artı ürüne el koyma veya el değiştirmeyi tarihsel ilerlemeci bir gelişim olarak görmek, bir nevi tarihi en genel anlamıyla ıskalayarak başlatmak olmuştur. Bütün sistemler böylelikle bir önceki iktidar ve yönetim erkini; bir kesimin çıkar ve menfaati doğrultusunda çok kullanışlı olan devleti, egemen erkek zihniyetiyle değiştirdiğinden, değişen sadece isim olmuştur. Krallıklar, imparatorluklar ve ulus devletler; ister kapitalist ister sosyalist yönetim şekli olsunlar, kadın köleleştirmesi, metalaştırılması ve toplumun öznesi olarak görülmemesi üzerine, yani erkek egemen devlet anlayışıyla kurulduklarından, kadına yaklaşımları toplumu yönetme şekli olmaktadır. Emek sömürüsünün görünürlüğü ve kapitalist çıkar temelli yönetimlerin teşhiri; 1 Mayıs kutlamalarının fabrika işçilerinin emeğinin karşılığını alamadığı ya da iş koşullarıyla ilgili saat düzenlemeleri gibi taleplerin mücadele alanıyla sınırlanması ve bununla yetinilmesi olmaktan çıkmalıdır. En nihayetinde bu talepler, kapitalist sistem karşıtı olarak işçinin sistem karşısına hizalanması ve sistemin devamlılığını sağlayan bir denge politikası olmanın ötesine geçmemektedir.

Kürt toplumunun ulus olarak kimlik sorunu olduğu için yaşamın ekonomik ayağı, yani geçim alanı üzerindeki sömürü motivasyonu; devlet ve iktidara karşı gelişen mücadelede önem sırasına göre öncelikler arasına girmedi. Emeğin kavramsal niteliği; canlı yaşamın tüm anlam ve üretim değerleri olduğundan; ürün, üretim ve zaman değerinin matematiksel ölçü birimleriyle hesaplanması veya iş saatlerinin düzenlenmesi gibi taleplerin dillendirilme düzeyinin sınırlı kalması, toplumun diğer tüm kesimlerinin özgürlük taleplerinin (sömürülen halklar ve kadınlar) bu mücadeleyle olması gereken dayanışmada görünürleşmesini engelledi. "Emeğin karşılığı" veya "değeri" cümleleri kurulduğunda akla sadece işçi sınıfı ve onun iş gücünün ürettiği değerin hesaplanması geldiğinde, işçi sınıfının emek sömürüsü hafızada canlanır. Bu anlamıyla emek ve emek sömürüsünü sadece işçi sınıfıyla sınırlı tutmak, işleyen çarkın dişlisine ivme kazandırmak olmaktadır. Emek ve emek sömürüsünün; emeğin karşılığı sayılan ücrete ve ücretin de fiziksel veya düşünce gücüne bölünerek bireyde parçalara ayrılmasıyla toplumda açılan derin yarıklara dönüşmesi, her geçen gün daha da artmaktadır. Özgürlük kavramının muğlaklaştırıldığı, emek kavramının meslek ve yeteneklere göre değerlendirilip fiyatlandırıldığı bir yaşam; anlam üretmekten ziyade güdülere indirgenmiş bir canlı varlık olmanın gerisine düşmüş demektir.

Varoluş değeri sadece geçim ve beslenmeye indirgenmiş bir toplum; tıpkı Kürt halkına yapılmaya çalışıldığı gibi özgürlüğü ve varoluşu elinden alınarak yönetilmek istenir. Güçlü özgürlük dinamiği olan Kürt halkı ve kadını; emek ve dayanışma bayramını, öz yönetim şekli olan yerinde/yerelde yönetimle ve ekonomide kendine yeterliliği sağlayarak karşılamalıdır. Bu anlamıyla devrimciler olarak bizler, bu toplumun içerisinden geldik; önderlik felsefesi ve yaşam tarzında eğitim gördük ve kendimizi eğittik. Elli yıldır kesintisiz devam eden özgür, eşit ve demokratik yaşam inşa mücadelesi yürüttük. Önderliği takip eden, okuyan, tanıyan, bilen ve inanan başta Kürt halkı olmak üzere, komşu halklardan ve bireylerden oluşan güçlü bir dinamik gelişti. Demokratik ulus projesi ile halklar; birlikte yaşamın emeğini ve insanın yarattığı tüm üretim değerlerini demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmayla yaşamsal kıldı. Önderlik felsefesiyle gelişen toplum ve oluşan toplumsallık bilinci; insanın ürettiği üretim değerini yaşamın özgürlük terazisinde değerlendirmektedir. Üretim emeğinin ölçü birimi özgür yaşam olunca, insana düşen pay ise insanca yaşam olmaktadır. Önderliğin her türlü üretim emeğine verdiği değer komünal ve demokratik olandır. Emek, yaratım ve üretim; önce "Nasıl yaşamalı?" üzerine kuruldu ve gelişti. "Nasıl yaşamalı?" sorusu derin bir mücadele birikimi ve inşayla bir toplumsallık açığa çıkardı. İnsanlığın en kısa tarihi olan beş bin yıllık erkek egemen zihniyet; bireyde ve toplumda köle kişilik geliştirerek sömürü sistemini, insanlığın özgürlüğüyle birlikte üretimine ve emeğine el koyma geleneğinin devamlılığı olan ulus devlet zihniyetiyle sürdürmek istemektedir.

Burjuvazinin yönetim şekli olan ulus devletler sınırlar yaratarak, ulus devlet sınırları içerisinde kalan halkları tek bir millet olarak tanımladı. İlişki biçimini ve duygu dünyasını da milliyetçi, dinci, cinsiyetçi duygularla işleyerek; yönetim hakkını halktan (cumhurdan) aldığı yetkiye dayandırıp faşizan tutum ve yöntemlerle halkların en temel haklarını manipülasyonlarla sömürüye açtı. Buna en belirgin örnek Kürtlere komşu devletler olmaktadır. Sözde ulus devlet olmanın kavram çarpıtmasıyla halkı her şeyiyle sermayenin hizmetine koşturmaktadır. Madem insan üzerinde yaşadığı toprak ve bu toprağın yer altı-yer üstü tüm kaynakları o halkın varlık zenginliğidir; o zaman ekolojik talanla bu zenginlik kime hizmet etmekte, kime rant olarak açılmakta ve neden yaşanılacak doğa kalmamaktadır? Bu kaynaklar halkınsa; halklar neden derin bir yoksulluk içerisindedir ve neden doğa talanı halka rağmen büyük şirket sahibi olan kast sisteminin katil ailelerine veya hanedanlıklarına sınırsızca açılmaktadır? Bu güç ve dokunulmazlık nereden geliyor, kimin eli bu işin içinde ve neden görülmüyor? Bu ve buna benzer çoklu sorular; şimdi özelde Türk ve Fars halkının yaşadığı yoksulluğun, doğa talanının savaşa ve savaş yanlısı zihniyetin çıkarına açılmasıyla daha görünür kılınmıştır. Hiç olmadığı kadar bu zamanlarda ulus devlet devamlılığı için Ortadoğu coğrafyası talana, ranta ve sömürüye açılmıştır. Milli ve yerli silah yapımı, uranyum zenginleştirme ve güdümlü füze yapımının güvenlikçi dille şişirilmesi; doğanın, evrenin, insanın ve canlılığın anlam değerini toplum bilincinden gün geçtikçe uzaklaştırmaktadır.

İnsan doğadan ve anlam üretiminden uzaklaştırıldıkça; emekten ve iş alanından koparılıp yoksullaştırılıyor. Yoksulluk; çevresi, yani üzerinde yaşadığı toprak ve doğa ranta açılınca toplumu devlete geçim için göbekten bağlı bırakıyor. Devleti yöneten iktidarlar; özgürlüğüne yoksullukla ipotek koyulmuş toplumun değerlerini iş imkânı yaratma bahanesiyle ranta açtığı gibi, insanları hayatta kalabilmek için belirli bir para karşılığında hayatta kalma bağımlısına dönüştürüyor. Anlamı özgür yaşam olması gereken toplumun hayatı; iş ve işveren arasında kalan mücadele döngüsünde değişmez bir sistem inşasına dönüşüyor. Kapitalist moderniteyle insanın toplumsallık bağı; milliyetçilik, dincilik ve cinsiyetçiliğin zayıflatarak geliştirdiği bireycilik, bencillik ve menfaatçilik gibi güdü ve duygularla birey ve toplum yaşamında bir zorunluluk olarak daha fazla aşılanmaktadır. İş gücü ve tüketim gücü olarak yönlendirilen davranışlar, yaşamın sürdürülebilirliği için olmazsa olmaz kanunlar olarak benimsetilmektedir. Tarihsel toplumun ilk formunu ilkel; bireyci, bencil, menfaatçi ve liberal davranışları ise ilericilik/çağın modernitesi olarak pazarlayan beş yüz yıllık inşa süreci devam etmektedir. İnsanın nerede ve ne zaman yarattığı üretime verilen emeğe bir fiyat konduğunu, ücretlendirildiğini, ücrete göre yaşamak zorunda bırakıldığını ve her şeyin nasıl paraya dönüştüğü sorusunu sormayı neredeyse unuttuğu bu zamanlarda; 1 Mayıs Emekçi Bayramı'na hakkıyla sahip çıkmalıyız.